|
Aşk ve İlişkiler
|
| Sevilmek, hepimiz için son derece keyifli bir duygu olmasına rağmen, sevmeyi bir duruma bağladığımızda, gerçekten sevebildiğimize emin değilim.
Aşkın tarihi, ilk insana kadar uzanır. Her ne kadar şekil değiştirerek günümüze gelmiş olsa da, aşk yaşamın önemli kaynaklarından biridir. Yüzyıllar içinde, büyük aşıkların pek çok hikayesini duymuş ve okumuşuzdur. Hatta ünlü Hint destanı Mahabharata’da dünyanın neden var olduğu sorusunun cevabı aşktır! Hepimizin aklına isimleri kazınmış büyük aşıkların hikayelerini düşündüğümde, aklıma bir soru takılır: Mecnun çöllere düşmeseydi, Ferhat dağları delmeseydi, yine de Leyla ve Şirin onları bu kadar severler miydi? Adem, yasak elmayı Havva için koparmamış olsaydı, bizler yine de var olacak mıydık?
Günümüze dönecek olursak, bir kadın olarak bir erkeği yürekten sevmemiz için, onun uğrumuzda yaptıkları kıstas değil midir? Her ilişki için geçerli olduğunu söylemiyorum ancak bu farkına varmadığımız bir durum olabilir mi? “Sevdiğinle değil, seni sevenle evlen” sözünü duymuşsunuzdur. Bu sözün altında yatan fikir, seni seven biri, öyle şeyler yapar ki, sonunda kendini nasılsa sevdirir düşüncesi değil midir?
|
|
|
|
Aşk ve İlişkiler
|
| Mükemmel kadın nasıl olur? Öncelikle iyi bir evlat olur. Kadınlığımızla ilgili bilgiler, çocukluğumuzda verilmeye başlar. Kız çocuğu olarak yapabilecekleriniz ve yapamayacaklarınız konusunda kesin sınırlar vardır. Aynı dönemde iyi bir ‘ev hanımı’ olabilin diye, ev eğitimi dersi almaya başlarsınız.
İyi bir ev hanımı olmak öyle kolay iş değildir. Temizliğin dip bucağını, dekorasyonun en güzelini, ütünün en kolalısını, yemeğin en lezzetlisini yapabilecek düzeyde olmalısınız. Üstüne bir de, gelen parayla bütün evi çekip çevirecek, mutfak masrafını çıkardıktan sonra kenara para koyabilecek sihriniz de olmalı. Ev hanımlığını becerdiyseniz, sırada iyi bir eş olmak var. Eşiniz ne yaparsa yapsın, “evimin direğidir” diyerek susacaksınız.
|
|
|
Aşk ve İlişkiler
|
Çocukken 2000’li yıllar üzerine yapılmış bilim-kurgu filmlerini biraz korku ve hayranlıkla izlerdik. Gelecekte havada uçan arabalar, yan komşuya geçer gibi uzaya yolculuk olacağını düşünürdük. Büyüdük, o günler geldi ama biz hala Türkiye’de kadın olmanın sıkıntılarıyla uğraşıyoruz.
Basılı ve görsel medyada her gün farklı olaylara tanık oluyoruz. Bir yanımız ayakları üzerinde duran, dinamik, kültürlü, ne istediğini bilen iş kadınları, diğer yanımız eziyet çekiyor, ikinci sınıf insan muamelesi görüyor ve hatta yok sayılıyor. Bütün bunların içinden kendimizi soyutlayıp kadın olmaya, dahası kadın kalmaya çalışıyoruz. Buna aşk dahil! Her ülkenin kendine özgü tavrı var. Gelenekleri, yaşama bakışı, sosyal düzeni değişik. Sünnet olan kadınlardan tutun da, evlenmek için erkeğe başlık parası ödeyene kadar, farklı yaşam tarzları ve alışkanlıklarla çevriliyiz. Bazıları bize tuhaf görünse de, sosyal düzen her topluluğu bulunduğu şartlara alıştırıyor. Bizler, yani ayaklarının üzerinde duran kadınlar, kendimizi var etmeye çabalıyoruz. Eskiye göre daha özgür, daha çok hakka sahip ve daha bilinçliyiz. Onurlu ve dirayetli durmak için uğraşıyoruz. Hayat zor! Tırnaklarımızı geçirip, yaşama sımsıkı tutunuyoruz. Para kazanmak, evimizi döndürmek, kendimizi geliştirmek, meslek sahibi olmak, bir yuvanın direği olmak gibi pek çok sorumluluğumuz var. Evliysek farklı, bekarsak farklı, ilişkimiz varsa farklı sorunlarla boğuşuyoruz. Ancak bir ortak noktamız var; kadınlığımız! Peki, bütün bu koşuşturmanın arasında aşkı nereye koyuyor, nasıl saklıyoruz?
|
|
|
|
|
|
|
|
Sayfa 2 / 3 |