|
Psikoloji
|
Ünlülerin her an gözümüze sokulan yaşamlarıyla kadın ile erkeğin arasında büyük yaş farkı bulunan ilişkiler hayatımızın merkezine oturdu. Biz de bu tarz ilişkilerde kadının ve erkeğin neler beklediğini, yaşın ilişki üzerindeki etkilerini mercek altına alıyoruz.
İlişkilerde genel kanı şudur ki, erkek kadından daha geç olgunlaşır. Bu yüzden de kadın kendisinden daha olgun erkekleri sever. Fakat bunun tam tersi durumlar da yaşanıyor. Önce Ceyda Düvenci ve İsmail Hacıoğlu sonra Pınar Altuğ ve Yağmur Atacan birlikteliği gündemi uzun süre meşgul etti. Aslında bilinen fakat alıştığımızın dışında bir durum ısrarla gözümüze sokuldu. Kadın kendisinden yaşça küçük erkekle birlikte oluyor, hatta ilişkisini evlilikle taçlandırıyordu. Erkeğin kendisinden yaşça küçük bir kadınla birlikte olması gibi tam tersi durum, ünlülerin medyaya yansıyan özel yaşamlarına kadar vardı. Ama biz kadının kendisinden yaşça küçük erkekle birlikte olmasını ya da evlenmesini hep yasaklamak istedik. Bu tarz bir ilişkide aşk mümkün olamazdı. Kadın muhakkkak başka şeyler arıyor olmalıydı.
Her şeyin bir sınırı var Dediğimiz gibi, medya çok uzun süre bu ‘sorunun’ üzerine gitti. Çoğumuz ünlü kadınları eleştiri yağmuruna tuttuk, onları nerdeyse toplumsal suç işlemiş olarak gördük. Kimimiz ise yaş farkının gerçek aşk önünde engel olamayacağını savunduk. Oysa erkeğin kendisinden yaşça küçük bir kadınla birlikte olması gibi bu da doğal karşılanmalıydı. Şunu göz ardı ediyoruz; birçok erkek aşktan ziyade kendisinden daha küçük kadınlarla evlenirken ya da birlikte olurken daha başka şeyler arıyor. Tabii, bu durum kadınlar için de geçerli. Ama her iki ilişki türünde de atladığımız şey, yoğun sevgi bağı... İster kadın büyük olsun ister erkek, toplum belli bir yaş farkına ses çıkarmıyor. Arada 10 yaş ve üzeri farktan sonra tepkiler gelmeye başlıyor. Örneğin; 71 yaşındaki Halis Toprak’ın kendisinden 54 yaş küçük Nazlıcan Tağızade’yle evlenmesinin infial yaratması...
|
|
|
|
Psikoloji
|
| Sonbahar geldi. Bol yağmurlu, güneşten uzak günler, depresif ruh halimizi tetikliyor. Korkulu rüyamız sonbahar depresyonuna ebediyen ‘elveda’ demenin, aslında çok basit yolları var.
Sabah penceremizden odamıza süzülen ışık “Günaydın. Uyanma vaktin geldi. Yeni bir gün seni bekliyor” diyor. İçimize yeni bir umut doğuyor, tüm gücümüzle enerji dolu yataktan fırlıyoruz. Dışarıda sıcacık bir hava, kemiklerimize kadar ısındığımızı hissediyoruz. Neşemiz yerinde, yüzümüzde nedensiz bir gülümse. Yaz işte! Herkese yaz aşklarını yaşatmasa da, insanın ruh halini düzeltmeye yetiyor. Sonbahar öyle mi? Yazın cömert davranan güneş, sonbaharda yüzünü gösterirken cimri mi cimri. Her sabah uyanmakta zorluk çekiyoruz. Günün doğmasını istemiyor, sıcacık yatağımızdan çıkmak bile kabusa dönüşüyor. Aslına bakılırsa yıl bize göre Ocak’tan değil, Eylül’den başlıyor. Yılın tüm yükünü bu aydan itibaren hissediyoruz. Omuzlarımıza yeni yeni sorumluluklar biniyormuş gibi geliyor. Her sonbahara girişte bu ritüeli yaşıyoruz. Ne de olsa bu dönem psikoloji literatürüne adını ‘sonbahar depresyonu’ olarak altın harflerle kazıtmış. Peki, bu depresyonu yaşamadan sonbaharın tadını doyasıya çıkarmanın bir yolu yok mu? Mevsimler illa ki ruh halimizi değiştirmek zorunda mı? Sonbaharda dahi yazın coşkusunu yaşayabilmemiz için International Hospital’dan Psikolog Ferahim Yeşilyurt’a sonbahar depresyonundan kurtulabilmenin yollarını sorduk. Okuyun, uygulayın, depresyona “Güle güle” deyin ve ruhunuzu tazeleyin.
|
|
|
|
|
|
|