|
Ayın Konusu
|
|
Rahatlatan güzellik ritüeli Hem bedeninizi hem de ruhunuzu ele geçiren stres ve yorgunluğu, oryantalist bir mekânda, buhar mucizesiyle üzerinizden atmaya ne dersiniz? Yabancılara ülkemizle ilgili akıllarına gelen ilk şeyi soracak olsak, hiç şüphesiz verdikleri cevaplardan biri hamam olurdu. Günümüzde artık yalnızca turistlerin ziyaret ettikleri mekanlar olarak anılan hamamlar, yüzyıllarca Osmanlı ve Türkiye kültürünün önemli bir parçası olmuş. Hatta "hamam gibi olmak", "han hamam sahibi" gibi deyimlerle dilimizde bile yer edinmiş. Dört yanı çevrili işlemeli duvarları, kubbeli yapısı ile sadece yıkanmak için tercih edilen bir yer değil, tellağı, natırı, külhanbeyi ile toplumsal hayatın ve kültürümüzün bir parçası haline gelmiş.
Günümüzde artık eski özelliğini kaybetse de bundan yıllar önce, tepsi tepsi meyve ve tatlıların yendiği, göbek taşına oturmuş kadınların şarkılar söyleyerek saatlerce eğlendiği mekanlardı hamamlar. Evlilik çağına gelmiş kızlar önce burada görücüye çıkarılırdı. Geleneksel hamamların rahatlatıcı ve güzelleştirici etkisi ise o zamanlardan beri bilinen bir gerçek: Gözenekler buharla açılır, kese yapılarak cilt yenilenir, vücut negatif enerjiden kurtulup yeniden enerji depolar.
|
|
|
Ayın Konusu
|
|
Ömür boyu süren bir tutkunun hikayesi Her kadın özeldir. Tıpkı pırlanta gibi… Çünkü hiçbir elmas birbirinin aynı değildir. İşte bu yüzden tek taş, kendimizi özel hissetmemizi sağlıyor ve içimizdeki gizemi yansıtıyor. Baş başa yenilen romantik bir yemek, ardından erkeğin kadının sol elin yüzük parmağına zarifçe taktığı tek taş bir yüzük ve sonrasında gelen evlilik sözcükleri... Aslına bakılırsa tek taştan sonra evlilik sözcükleri havada kalıyor. Çünkü günümüzde tek taş, artık başlı başına evlilik anlamına geliyor. Hele ki bu 14 Şubat Sevgililer Günü'nde birçok kadının parmağı pırlantayla süslenecek. Kimi erkekler romantizmin doruklarına çıkıp sevdiği kadına bu özel günde tek taşla evlenme teklif edecek kimisi ise aşkının sonsuzluğunu ve özelliğini tek taşla anlatmaya çalışacak. Tek taş, yani ona hayat veren pırlanta, kadınların olmazsa olmazı... Her kadının kasasında mutlaka bulunması gereken bir mücevher ve çok daha fazlası... Kadın ile pırlanta arasında bağımlılık derecesinde bir aşk yatıyor. Öyle ki pırlanta sevdamız, şarkılara bile konu oldu, dilden dile dolaştı durdu. Pırlanta, sözcükleri yarıda keser. Zaten anlatılmak istenilen her şeyin toplu bir ifadesidir. Kısacası pırlanta, her kadının rüyasıdır. Artık tek taş alınmadan, evlilikler bile geçerli olmuyor. Olsa bile tek taşı olmayan bir kadın, içinde bir yerde pırlanta takamamanın hüznünü yaşıyor. İşte bizi böylesine büyüleyen pırlantayı neden bu kadar çok sevdiğimizi biliyor musunuz? O zaman hep birlikte biraz acıklı biraz da tarihin o büyülü atmosferini taşıyan bir yolculuğa çıkıyoruz. Elmas ya da pırlanta? Birbiriyle sürekli karıştırdığımız elmas ve pırlanta aslında aynı şey. Elmas, doğada ham maden olarak çıkarılan değerli bir taş iken, pırlanta ise elmasın 57 yüzlü ışıl ışıl bir mücevherde hayat bulmuş hali. Pırlanta demek aslında elmas demek... Doğada çok az miktarda bulunan elmasın bir özelliği de yüzde 99’unun karbondan oluşması. Bu yüzden de çok sert bir taş. Hiçbir doğal maden, sertlik bakımından elmasla boy ölçüşemez. Bu kadar nadide, parlak ve sert olan çoğu elmasın yaşı en az 100 milyon, en kıymetli elmasın yaşı ise 3 milyar... Söylenmesi çok kolay olabilir ama bu, elmasın dünyadaki birçok şeyden çok daha önce var olduğunu gösteriyor. Hatta bazı yıldızlardan bile! Dünyada var olan her şeyin toplu bir özeti gibi... Elmas, kıymetli taşlar arasında en zor bulunanı. Ve çıkarılan elmasların sadece yarısı mücevherlik taş değerinde. Elmasın sadece yapısı bile onu özel kılmaya yetiyor.
|
|
Ayın Konusu
|
|
Gençlik çekiciliğin tek şartı mı? Pek çok kadın 40 yaşından sonra erkekler tarafından eskisi kadar ilgi görmediğini düşünüyor. Erkekler çoğunlukla daha genç kadınları tercih etseler de, 40'lı yaşlardaki kadınların da pek çok avantajı var kuşkusuz. "Otobüste koskoca çantayı kaldırıp, koltuğumun üstündeki bölmeye yerleştirmeye çalışıyordum. Ama o kadar ağırdı ki, dakikalarca uğraştığım halde bir türlü beceremedim. Terden sırılsıklam oldum ve belime ağrı girdi. Bir an görünmez olduğumu düşündüm. Çünkü otobüsteki erkeklerden hiçbiri bana yardım etmiyordu. Ama o sırada benimkinin yarısı kadar bile olmayan küçücük bir çantayı yukarı kaldırmaya çalışan, 20'li yaşlarda, sarışın, güzel bir kıza yardım etmek için birbirleriyle yarışıyorlardı. 'Acaba çok mu antipatik görünüyorum' diye düşündüm, ya da çok mu kuvvetli?"
"Yaşına göre çok iyisin" Bir yolculuk sırasında başından geçenleri böyle anlatıyor Banu. Banu kim mi? 45 yaşında, kumral, uzun boylu, güzel ve alımlı bir kadın. "Yaşına göre çok iyi" görünen kadınlardan yani... Bu cümleyi tırnak içine almamızın sebebi; 40 yaşını, hatta 30 yaşını aşmış pek çok kadının erkeklerden iltifat niyetine duymaya alıştığı, ama biz kadınların tüylerini diken diken eden bir tanımlama olması. Çok daha fenası da var tabii: "Cami yıkılmış ama mihrabı yerinde"...
|
|
|
|
|
|
|
Sayfa 4 / 5 |