Yazdır e-Posta
GONCA VUSLATERİ
Röportaj

goca-vuslaterı-20150523-4

Gerçek aşkı hiç yaşamamış. Türk erkeğinden uzak duruyor, sıradan bir Amerikalı genç kız gibi ilişkisini sürdürdüğü bir sevgilisi var. Anneyle hem melek hem şeytan ilişkisi yaşıyor. Kazandığı paraların çoğunu psikologlara veriyor. Gonca ile öyle çok şey konuştuk ki, buraya ne kadarı sığarsa buyrun...

Herkes nev-i şahsına münhasırdır. Kimimizin hassasiyeti fazladır, kimimizin arızaları. Gonca Vuslateri, şimdiye dek yaptığı tüm röportajlarında hep ‘sorunlu’ denilen bir isim. Biraz ürkmek mi gerek? Benim için tam tersi… Severim zor olanı. Hani bildik röportajlar vardır ya, gelecek cevapları aşağı yukarı tahmin edersiniz. Önceden ayna karşısında çalışılmıştır, sürprizi yoktur. Onlardan biri değil Gonca… İtiraf ediyorum bu yüzden heyecanlıydım. Fazla okuyan, entelektüel kapasitesi yüksek, bir yanıyla ‘deli’, bir yanıyla çok akıllı, hassas dengeleri olmayan, söylediklerinde derinliği olan bir kadın. Fazla yetenekli olduğundan sancıları da çok yoğun, biliyorum. Ondan bu hırçınlığı diye düşünüyorum. Uzun ve yorucu fotoğraf çekiminin ardından sabırla bekliyorum sıranın bana gelmesini. Akşam yemeği sonrası neredeyse gece yarısına doğru başlıyoruz röportaj yapmaya…

PİNOKYO İLE KİBRİTÇİ KIZ ARASI BİRİYİM

“Kimsin?” diyorum. “Tanıdığımız, ekranda gördüğümüz kimliklerinden sıyrıl ve nasıl biri olduğunu anlat! Gördüklerimizin ne kadarı sensin?” Başlıyor anlatmaya… “Çok makul olmayan bir kişiliğim var. Zamanın getirdiği aşırı hızlı, fazla aceleci döngü yüzünden biraz stresli bir karakter olduğumu söyleyebilirim. Bu yüzden yalnızlığı çok seviyorum. Bütün üretimlerimi yalnızken gerçekleştirebildiğim için nasıl biri olduğum hakkında bir fikrim yok. Karakter bir tepkidir. Kurduğun ilişkiyle ortaya çıkar. Eskiden öyle değildi ama büyüdükçe daha az ilişki kurmaktan mutlu olmaya başladım” diyor. Buradan anladığım insanların onu yorduğu, onu anlayacak birinin de olmadığı… “Çok enerjik biriyim ama büyüklerimin bana anlattığı şey yavaş yavaş başıma geliyor. Bir şey kaybolmuyor, yerini sağlamlaştırıyor. Her zaman ortaya çıkmıyor. Tam bir geçiş sürecindeyim. Kimseye hesap vermek de içimden gelmiyor açıkçası. İlişkilerimi ufak ufak mesafelendirmeye başladım. Galiba büyüyorum.”

Ufak tefek, kıpır kıpır, öfkelendiğinde ‘ver misketlerimi’ deyip üzerinize atlayacakmış gibi duran bir hali var. Dışarıdan tam bir yaramaz oğlan çocuğu gibi. Ama yüzündeki ifadeye, elindeki çizgilere bakıp ruhunun derinliklerinde içten içe kanayan bir yer olduğunu anlamamak mümkün değil. Bu yaramaz çocuğun insanlara neyi anlatmaya çabaladığını ya da kendinde neyi gizlemeye çalıştığını sormadan edemiyorum. “Biraz zorlu bir hikaye oldu ama tanık olduğum hayat hikayelerinin çok dışında bir hayat hikayem yok. Fazla derin bir çocukluk geçirdim; fazla duyarlı, çabuk büyümek zorunda olduğum, önemli fotoğraflara tanık olduğum bir çocukluk.

Pinokyo’nun eklemlerindeki çizgiler onun aslında kukla olduğunu gösterir fakat ne zaman yalan söylemeyi öğrendiğini itiraf eder. İşte o çizgilere insanlar bir karakter yükler, bir varlığın çizgileri olarak görmeye başlar. Kendimi Pinokyo ile Kibritçi Kız arasında bir yere koyuyorum hikayeme baktığımda. Kibritlerim bittiğinde ve çok üşüdüğümde hayatın içinde Pinokyo gibi yalan söylemeye başlıyorum. Sonra burnum uzuyor, tekrar Kibritçi Kız’a dönüyorum. Biraz masalsı bir tarafım var” diyor. Gündüzki çekimde istediği oyuncak alınmadığı için kendini yerden yere atan çocuk Gonca yerine soruların gerçeğin derinliğine sürüklediği gerçek Gonca gelmiş gibi duruyor. Derin bir iç çekiyor, gözlerimin içine bakıyor ve “Gözlemlerin ne kadar doğru. Hala kanayan bir yara var mı bilmiyorum ama çok dirençli olmaya çaba gösteren bir kalbim var. Çok şey için üzülebiliyorum. Mesleki deformasyon da diyebilirsin” oluyor yanıtı.

HER ŞEYİN DAHA BÜYÜK OLDUĞU ZAMANDAYIM

Bir sonraki sorumu sabırsızlıkla bekliyor, keyfi yerinde… Bu kadar üzüntü hayatın daha önceki dönemlerinde de var mıydı? “Bu kadar yoktu” diyor. Gözlerinin içinde biraz hüzünle karışık öfke var. “30’uma girmeye az kaldı. Yaşın, olgunlukla bana kazandıracağı ve hayat boyu benimle beraber olacak özelliklerimi sabitlemeye çalışırken aynı zamanda da başka bir dünyaya, benim saçmasapanlık dediğim gençliğime veda ediyorum. Bu geçiş sürecinde daha duygusalım ister istemez. Hormonal olarak da anne olmaya daha yakın bir zamandayım. Bu da dünyaya daha anaç ve daha duygusal bakmama sebep oluyor. Daha netim ama kızgın olduğum zamanlar eskiye göre daha kabayım. Her şeyin daha büyük olduğu bir zamandayım. Eskiden abartılı yaşıyordum şimdi hacmi de büyük, ağırlığı da hissettiklerimin.goca-vuslaterı-20150523-1 Zaman zaman ikinci sayfa haberlerine o gün öyle uyandığım için oturup saatlerce ağlayabiliyorum. İnsanlarla çatışmalı bir dönemdeyim. Bu sağlıklı da bir çatışma aslında. Kafanın çalışması, midenin doğru şeylere bulanması için bunlar doğru sorular… Bütün bilgelerin, hatta mistik olanların bile hayat hikayelerine baktığında ya çilehanelerde zaman geçirip yüzleşmişler ya dağ, tepe, bayır yürümüşler. Mutlaka yalnızlığın da kendi içinde hassas, karanlık ve kimsesiz kalınan bir tarafı var. O karanlık taraf insana bilgiyle ilgili tuhaf bir kapı açıyor. Ben de o karanlıktan korkmamayı öğreniyorum şu an” dediğinde karşımda 28’inde ergenliği yeni yaşayan bir genç kız görür gibi oluyorum. Peki, gerçek ergenlik yaşında istediği sevgiyi mi bulamadı ve bu yük bugün tepkiye dönüştü? “Evet, 14’ümde yaşamam gereken ergenliği 30’umda yaşıyorum. Hayatla ilgili karmaşam var. O zaman çok fazla bildiğimi düşünüyordum, şimdi bilmediğimi kabul ediyorum. Bence en güzel ergenlik de bu... Öğrenmek istiyorum, bilmiyorum demek çok şey kazandırıyor. O zamanlar öyle değildi. O zamanlar bilmek zorundaydım yaşamımı devam ettirebilmek için. Şimdi bilmemenin özgürlüğünü de yaşıyorum. Şapşallığın insanı akıllandıran güzel sonuçlarını da yaşıyorum, hem de özgürce. Çünkü her şeyin bir bedeli var.

Ya sevgisizlik tarafı? “Olmuş olabilir. Çünkü benim gibi bir kızın enerjisine baktığın zaman bir şey ona yetmiyorsa başkası vermediğinden değildir. Ergenlikte sadece var olan şeyleri abartmıyoruz ki, yok olan şeylerin yokluğunu da abartıyoruz. O yüzden bana kalsa hiç sevilmedim ama onlara sorsanız, tabii ki çok sevdiler. Bu karmaşa her zaman gizemli kalacak benim dünyamda.” Bunun ona nesi korkunç geliyor olmalı ki, hep gizemli kalmasını istiyor? Şimdi o yıllara dönüp bir bakmasını, geçmişe yolculuk yapmasını istiyorum. “Korkunç olan aslında ezber bir döngüyü yaşıyor olmamız. Ve bütün büyüklerimiz bize diyor ki, ‘Ah Gonca şimdi bunları yaşıyorsun, hepimiz yaşadık.’ O an bir sinir basıyor insana. Çünkü sen sıra dışı ve özel olmak istiyorsun. Ama hayat büyüdükçe sıradışılık, özel olmak, bambaşkalık değil; asıl bambaşkalık herkesin bir olması. Herkesin birbirinin aynı olması, zamanın tekerrürü olması.”

 

BENİM ÇİLEHANEM BİR OLMAK ÜZERİNEgoca-vuslaterı-20150523

Yaradılışta Tanrı ruhundan insana üfler. Gonca’ya üflediği ruhta Tanrı’nın hangi yönü, hangi özelliği ağır basıyor, soruyorum. “Bana muhtemelen bir olmayı üflemiştir” oluyor yanıtı. “Benim her zaman sorularım, yalnızlıklarım, çilehanem hep bir olmak üzerine… Şimdiki yaşamın hızına ve dağınık konsantrasyonuna bakınca çok kolay kopabiliyoruz. Ama o muhakkak asla bir hakikat değildir. Herkes birdir ve bütünün parçasıdır. Bana en güvenli gelen tarafı bu: Bire dönmek çok güzel, onu özlemek bile beni çok mutlu ediyor. Bir şeyi çok sevmediğim zaman ruhumun kirlendiğini, amiyane tabirle terbiyesizleştiğimi, çirkinleştiğimi düşünüyorum ve o öfke hayatı kolaylaştıran da bir duygu. Oradan çıkmak çok zor oluyor. Maalesef ben hep bu taraftan dolanan bir kızım. Bu beni yoruyor hem kişisel anlamda hem fiziksel olarak. Çünkü bir sürü fiziksel rahatsızlığımın sonucunda doktorlar stresli, öfkeli bir insan olup olmadığımı soruyorlar. Stresli bir işim var ve devamlı ona yoğunlaşıyorum. Tembel bir insan inançlarıyla sonsuza kadar mutlu ve kendinden rahatsız olmadan yaşayabilir. Ben inançlı ve kendinden rahatsız olan bir tipim.” Ama arıza olduğunu da düşünen çok. Arıza mısın? “Zaman zaman. Karşımda panik insandan nefret ediyorum, dayanamıyorum. Birden o batmak üzereymiş, ben zaten batmışım gibi oluyorum. Enerjimi müthiş düşürüyor. Beni sorgulayan, kim olduğumu kurcalayan bakışı yakalıyorum. O dakika itibariyle huzurlu olamıyorum. Mutlaka oradan gitmek istiyorum. Tanımlanmaktan hiç haz etmiyorum. Birbirini çok fazla eleştirmeye kalkan insanlardan tiksiniyorum. Tuhaf tuhaf arıza yaratıp deşiyorum orayı açığa çıksın sebebi diye. Dolayısıyla insan ilişkilerimde tuhaf bir otoriter tarafım var kendi içimde ve dünyamda. Şimdi sen söyle arıza değil miyim biraz?”

EVET ARIZAYIM

Aslında haklı olduğu noktalar çok, sadece verdiği tepkiler bizim alışkın olduğumuz tepkiler değil. O yüzden sıra dışı, o yüzden arıza gibi görünüyor. Hayatının en önemli kişileri, insanın karakterinde pay sahibidir. Gonca’nın hayatında annesi, babası ve ablası var en yakın. “Acıların çocuğundan bugünkü Gonca’yı çıkarma sürecinde yanında kim vardı, ailen mi?” diye soruyorum. Cevap aynı hızda geliyor: “Üçü de yoktu. Acılı dönemlerin atlatılmasında onlar yoktu. Başka arkadaşlarımın anneleri vardı. Bir de Şebnem Sönmez, Mehmet Ali Alabora, Müjdat Gezen, Sumru Dinçel vardı. Çok yanımda oldular o dönemde” diyor buruk bir ses tonuyla. Belli ki, çok istemiş o dönemde acılarına ilaç olmalarını. “Şimdiden bakınca sanki iyi gelebilirmiş gibi zannediliyor. Ama o zaman iyi gelmiyordu bana. O zaman öyle değildi, o dili bulamıyorduk. Şimdi biraz ben geri adım atmayı öğrendim bazı konularda. Ama o acılı dönem, o portrenin içinde yoklardı, başka insanlar vardı.”

Bu sancılı, acılı ve aileden uzak dönem okula ne kadar yansıdı, bunu da elbette Gonca’dan dinliyoruz. “Okulda çok başarılıydım. Sahneye çıkardım ve izlettirirdim kendimi kostümümle, dekorumla… Sahneden inmek istemezdim çünkü bir derdim vardı. Eğer hayattaki duruşunuz ve yaşadığınız olaylar, hayatta anlattığınız şeylerin sözünü kesiyorsa orada çok ciddi bir travma başlar. Ona izin vermemek ve oyunu devam ettirmek gerekiyor. Yanımda çok doğru insanlar oldu ve oyun oynamaya devam ettim. Yoksa kendi hayat hikayemi çok özel bulup çok depresif bir kişilik olabilirdim.” Belli ki kendiyle, hayatıyla konservatuarda okuduğu dönemde yüzleşmiş. Karşısına çıkan tabloda neler var dersiniz? “Kendi paramı kazanmaya başladım. Vergimi ödedim, ünlü oldum, topluma karşı bir sorumluluğum oldu. Aynı zamanda da kendi içimde halletmem gereken sorunlarım vardı. Bir anda ünlü olup sokakta yürüyemez hale gelmiştim. Kazandığım parayı dünyanın en değerli şeyine yatırıp 2,5 yıl psikiyatr ve psikologlara gittim.”

Öyle ya, daha genç kızlık bunalımlarını atlatamamış, hayatıyla tam yüzleşememiş bir Gonca var, bir yanı hep yaralı… “Üzerinde hissettiğim baskı, içinde bulunduğun toplumda insan ayırmaksızın herkese faydalı olabilimeyi başarmak. Çünkü izleyici çok acımasızdır. Bir programa çıkarsın harika şeyler konuşulur. Çorabın kaçar, sosyal medyaya bir girersin sadece çorabın kaçık yazıyordur. Ve sonra da hiç tanımadığın insanlara kalbin çok kırılarak uyursun. Ertesi gün zaten halihazırda tanımadığın insanları affetmek için psikoloğa gitmeye başlarsın. O dönem ben deliriyorum herhalde diyordum. Hiç tanımadığım insanlara karşı kalbim kırılmaya başlamıştı çünkü.”

goca-vuslaterı-20150523-2EGOLARIMI LEGO YAPTIM, BUYRUN OYNAYABİLİRSİNİZ

Duygularını çok yoğun yaşaması hassas olmaktan kaynaklanıyor besbelli. “Evet” diyor, “Hassasım. Üstüne üstlük bu ülke o kadar zor ki. Kendini eğitse aslında çok entelektüel bir ülke. Bu ülkede çok fazla neşeli olmak, şakacı olmak avam görünüyor. Hiç şaka yapmamak ukalalık addediliyor. İnsanlarla iletişimi iyi kurunca iş sahibi olabiliyorsun. Sadece yetenekli olmak hiçbir şeye yaramıyor. Sanırsın ki, Polonya’da bir akademide jüri üyesi bu ülkenin insanları. Sevgili Yılmaz Morgül’ün dediği gibi, ‘Ben egolarımı lego yaptım, isterseniz oynayabilirsiniz’. Benim görevim, insanların hoşuna gidecek hikayeler bırakmak. Bu hayatın içinde durmakla ne kadar ilgilendiğim anlaşılsın istiyorum, gerisi umurumda değil. Bin tane iş yapıyorsun, üç sene boyunca omzunun sol tarafı yamuluyor. Vasfiye Teyze’de çenem öne geldi ama kimse rolünde gösterdiğin performansta değil, karavandaki öpüşmede… Bizde dayak yiyen kadınların kocalarını sevmelerine muhteşem gözüyle bakılıyor. Oysa Avrupa’daki kadından çok daha güçlü kadınlarımız. Dolayısıyla alıyorsam bir güç, kendimi tedavi ettiriyorsam, o Anadolu kadınının gücüne özendiğim içindir. Metropolde ünlü dünyasında ayakta kalmak için yırtındığımdan değil. O kadın gibi güçlü olmak için kendimi tedavi ettirmek zorundayım.

O kadın kendiliğinden güçlü çünkü. Toprakta yaşıyor, toprağa gideceğini biliyor. Bizler yoğunluğun içinde bunu düşünemiyoruz. Bazı şeyleri kendin için yapacaksın, insanlar için değil.” Biraz soluklanıyor, kahvelerimizden birer yudum alıyoruz. Sohbeti sevdi. “İyi geldi bana seninle konuşmak” diyor. Biraz kitaplardan konuşuyoruz. Çehov’dan, Baudelaire, Calvino, Schopenhauer, Bernard Shaw ve daha nicesinden… Hoşuna gidiyor. Röportajın ağırlığı hafifledikten sonra devam ediyorum. Daha 30’una gelmeden 50-60 yaşındaki insanın tecrübesindeki gibi söylemleri. “Hani, Oğuz Atay’ın ‘Tutunamayanlar’ kitabı var ya, onu okumuş olanların anlayabileceği bir acıdan bahsediyorum, o olgunlaştırıyor adamı” oluyor yanıtı. Oyunculuğu seviyor ama müzik ve yazarlığı oyunculuktan her zaman daha önde tuttuğunu da özellikle belirtiyor, “Onların tembeline bile aşığım. Dünyanın en güzel mesleğine sahipler” diyor.

Anarşist bir tavrı var. Buna yanıtı, “Ben tam dans edemeyeceksem, bu benim devrimim değildir” oluyor. Genç yaşta feleğin çemberinden geçen genç bir kadın olarak yaşam felsefesini ‘Ölü Ozanlar Derneği’nden alıyor. Biraz Carpe Diem, yani anı yaşa… Anı yaşamayı tercih etmiş olabilir. Peki ya geçmişte yaşattıkları için ailesine kırgın mı? “Asla değilim. Herkes kendi hayatı için savaşmış. Onların hayat hikayelerine baktığım zaman, ben daha onların hayat hikayeleri kadar güzel ve beni şaşırtan filmi izlemedim. Ben sadece o hikayenin yalnızlaştırılmış bir parçası olabilirim, onlar o filmin kahramanlarıydı. Biraz öyle bakıyorum. İki yalnız da aynı ipte olmuyor, o zaman yalnız olmuyor. Dolayısıyla daha genç yaşta anneye annelik yapan biri oldum. Ama şimdi beraber takıldığımızda, arkadaş olarak dışarı çıktığımızda herkesin aşık olduğu, taptığı bir kadın. Onunla çok eğleniyorum. Ben delilikten erken emekli oldum. Artık annem, ablam ve akrabalarıma diyorum ki, siz delirebilirsiniz. Ben biraz keyif yapmak istiyorum. Onlar cır cır konuşsun, ben dinleyeyim istiyorum. Yoruldum çünkü.”

ANNEM BANA BAKAN, BABAM BÜYÜTEN TARAF

Çekim boyunca ve konuştuklarından dikkatimi çeken şey beni biraz ürkütüyor. Sanki celladına aşık bir köle gibi… Sanki annesi onun hem meleği hem şeytanı. Bir yanıyla kızıyor, bir yanıyla seviyor. Annesi onun için ne ifade ediyor? “Annemle ilgili bu yorumunu sadece kabul etmem umarım cevap olarak yeterlidir. Tarif ettiğin tanımı kabul ediyorum, gerisine nokta koyalım” diyor. Daha fazlasını konuşmak istemiyor, bakışlarını yere indiriyor. Anlıyorum ki, içerideki yaranın üzerini kaşıdım biraz. Üzülüyorum. “Peki ya baban” diyorum? “Babam benim için disiplin, otorite demek. Kendi bilge yolumu kazanmak için kendimi karanlığa attığım dönemlerde beni karanlıktan çıkarmayan ama karanlıkta kaldığım sürecin bittiğini haber veren kişi babamdır. Babam benim hayata bir oyun gibi baktığımı bilir ve çok uzarsa seyirciyi sıktığımı haber verir. Annem bana bakan, babamsa büyüten taraf benim için” diyor. Evet, annesi, babası ve biraz da ablasını konuşuyoruz. Onların hayatındaki etkisini anlamamak mümkün değil. Ama ben karşımda her şeyden çok kendine aşık bir Gonca görüyorum. Yanılmıyorum da. “Evet kendime aşığım” diyor ve devam ediyor, “Çok romantiğim kendime karşı. Kendimi yemeğe çıkarıp, sarhoş edip, sonra eve götürüp kendime sarılarak uyurum. Bu zamana kadar hiç istediğim bir aşk yaşamadım, hep birlikteliklerim oldu. Evlilik düşünüyorum ama düşünmüyorum.

Bazen de içimde hiç büyümeyen bir Shirley Mclane var. Her zaman şunu hayal ederim; şimdi eve gitsem battaniyenin altında yastığıma sarılıp ayaklarımı birbirine değdire değdire uyusam. Bu bir aşk… Bu, hep bir türlü aşkı bulamamanın vermiş olduğu sekanslar.” Tanımış olmaktan, onu dinlemiş olmaktan biraz hüzünleniyorum bir tarafımla. Daha çok genç ve bu kadar acı, bu kadar yürek kırgınlığı… 28 yaşında ve hala istediği aşkı yaşamamış. Yüreği bedenine fazla geliyor. Aklı başından taşıyor, onun ağırlığı altında eziliyor. “Hep kendini bir anlatma derdin oluyor. Toplum içinde 28 yaşında birini oynamak zorunda kalıyorum hep. Bu o kadar kötü yapıyor ki beni. O kadar beceremiyorum ki, 28 yaşında biri olmayı. Oldum olası emekliyim gibi hissediyorum kendimi bu işte.”

Yaklaşık iki saattir sohbet ediyoruz. Konuştukça gördüğüm kişiden başka, hiç ama hiç tanımadığım insanlar çıkıyor Gonca’nın içinden… Ama hepsinin ortak bir yanı var; hep bir dakika sonra ne yapacağı kestirilemiyor… “İnsanlar üzerinde hep böyle mi his bırakırsın? Bu hissiyatı yaşatmak, insanlarla aranda nasıl bir ilişki biçimine dönüşüyor?”, derken kabuğun katmanları da bir bir aralanıyor. Çünkü o ne olduğunu ve ne olmadığını çok iyi biliyor. “İnsanların pek fazla güven duymadıkları bir kişilik olduğumu biliyorum. Güven duymaları için hiçbir şey yapmadığımı da biliyorum. Fakat güvenmemeleri için de bir şey yapmadığımı biliyorum. O yüzden bazı insanlar beni sever, bazıları da güvenmeden devam eder. Onlar için riskli bir kızım. Bir dakika sonra belli mi olur ne yapacağım. Çok haklılar.” Dilinin kemiği yok, bodoslama da dalıyor. Can acıtmak istiyor gibi geliyor bana bu özellikleri… “Belli ki hoşuna gidiyor can acıtmak” diyorum… “Hayatta bir tane Bernard Shaw gibi arkadaşım olursa, ben de Jean d’ark olurum. Çünkü ömrüm boyunca Shaw’ın kaleminden okuduğum Jean d’ark’ın etkisinden hiç çıkamadım. Benim idamım da Jean d’ark’ın monoloğu olabilir hayatta; aynı şeyleri istiyoruz. Öngürü gelişmişse, savaşa ihtiyaç yoktur benim hayat felsefemde. Tıpkı bildiğim filmi izlemek gibi keyif vermez bana. Biraz sert olduğumu biliyorum. Fakat elimden geleni yapıyorum daha yumuşak anlatmak için… Şimdilik buyum diyorum, bazen arka arkaya geliyor bazı şeyler, panik oluyorum. Son iki senedir korkmaya başladım. İş yaptığım, saygı duyduğum insanlarla konuşurken samimi anlatım dilini bulamıyorum; küfür ve kaba dil kullanmak istemiyorum. Ne oluyor biliyor musun Kekeliyorum. Olmadığım bir insan gibi davranıyorum çünkü. Aslında o kadar yürek dilinden konuşan biriyim ki... Metropol dünyasında depresif görünüyor, bohem dünyada aşırı felsefik duruyor, kendi lügatımda bir yol alıyorum. Çünkü söyleyip söylememek arasında gidip geliyorum.”

MARJİNAL DEĞİL ‘DELİ KIZ’ DESİNLERgoca-vuslaterı-20150523-3

“Bundan mı yanlış anlaşılıyor, hatta yaptıklarınla marjinal olarak nitelendiriliyor ve gülüyorsun?” dediğimde gülümsüyor. “Buna verecek hiç uzun bir cevabım yok. O kadar iyi tahmin etmişsin ki, gülüyorum. Yani siz tuvalete çıkıyorsunuz da, ben ağzımdan fosfor mu boşaltıyorum… Marjiinallik ne demek, anlamıyorum. Çünkü yanlış kullanılan bir kelime. Farklı olanın kendisi yani ben kimse birbirinden farklı değil birdir diyorum. Yahu ben 3,5 sene 75 yaşında kadını oynadım, benden normal bir şey nasıl beklersiniz? Üstelik bunu çok beğendiniz ayakta alkışladınız, bırakın da marjinalliğim kalsın kendime… Oysa marjinal yerine deli kız dense daha samimi olacak.” İçi dışı bir olmak çok da kazık yenileceği anlamına gelir, kırar insanlar, üzer… Gonca da içi, dışı bir olanlardan, biraz sert de olsa… Kimleri kırmıştır şimdiye dek dersiniz…

“Çok kırılgan bir varlık olmak, çok fazla başka kırılgan insanları duyarak yaşamak zaman zaman sizin de kazık atmanıza sebep oluyor. Ben çok kalp kırdım. Kırdığım kalpler beni kıranlardan daha fazla oldu. Çünkü zaman zaman değil her zaman duyuyorsan bir insanın kalbini, aynı zamanda her zaman istemediği şeyleri söylediklerine de tanık oluyorsun. Bu seni nasıl savaşçı yapmasın ki? Seni dinlemiyorum, seni zaten biliyorum dediğin noktada bir tedirginlik ve tehdit başlatmış oluyorsun karşındaki insanda.”

Özgüven tavan mı yapmış, dipte mi bu söylemle… “Kendime güvenim çok yoktur. Herkese her şeyimi de anlatırım. İnsanlar bana güçlüsün diyorlar ama ben güçlü olduğumun farkında olmayan bir kişilik yapısına sahibim. Yerin dibine girmeden de yeni bir şey çıkaramam. Her iş sonrasında, her ilişki sonrasında mutlaka depresif ve acılı dönemlerim olur. Bu süreçler içinde okuduğum kitaplardan kurduğum ilişki ve özel dostlarımla yaptığım sohbetlerden hiddetlenir ve her zaman yeni bir fikir, yeni bir başlangıç ve yeni bir oluşumla tekrar bir şeye atılırım. Sistemim genellikle böyle ve yorucudur. Ama bu da benim Gonca oluşum ve gençliğimde aldığım yolla alakalı bir tutum. Fazla rakam kat ediliyorsa ruhumda, fazla puan alıyorsam, korkuturum kendimi. Hemen sırt çantamı alıp dünyanın bir ucuna giderim. Canım isterse bütün paramı orada yerim, tekrar gelir kazanırım. Ben dünya benim servetimdir gibi yaşayan bir kızım. Paranın getirdiği zenginliğe kanmayın. Yorucu bir düşünme sistemim var sanırım ve üstüne bir de Başak burcuyum.”

DJ’LİK YAPIYOR, ELEKTRO GİTAR ÇALIYOR…

Müzikle ilgili projelerinin olduğunu da öğreniyorum bu röportajda… “Evet DJ’lik yapıyorum. Mızıka, piyano, ukulele çalıyorum. Ablam zaten müzisyen. Şarkı söylemek istiyorum ileride. Eskiden hayatına özendiğim şimdi plaklarını topladığım bütün insanlar; Ayla Algan, Hümeyra gibi neden onların yaşadığı ve yaşattığı o güzelliği yaşamayayım ki… Hayranım onlara. Özeniyorum. Bir konser programım var önümüzdeki yıl. Atilla Özdemiroğlu ile bu yaz çalışmaya başlıyoruz. Televizyon programı yapmak, tiyatroya devam etmek, arada da müzik yapmak gibi bir planım var. Kaliforniya’da evcil olmayan hayvanları iyileştirme merkezlerinden bir iki tanesine mail attım. Bir sene boyunca çaycıları olup, aslan, kaplan gibi vahşi hayvanların iyileşmesine birebir yakından tanıklık etmek istiyorum. 5 yıl içinde bunu da yapacağım. İleride hocalık istediğim için kuğuysa kuğuyu çalışmak, aslansa aslanı not alarak çalışmak istiyorum. Benim derdim hala kendime bir şey öğretmek” diyor.

Hep hayatın arıza taraflarını konuştuk. Aşk gibi ateşli, insanın ayaklarını yerden kesen taraflarını es geçmeyelim diyorum. “Ben aşık olamıyorum, beceremiyorum. Çok da güzel bunu itiraf ettiğim bir ilişkim var. Ben yapamıyorum galiba dediğim. Tatlı Amerikalı bir manita. Çok mutluyuz, huzurluyuz, ilk defa oh be dediğim, kıskançlık, kibir aldatma, hiçbir korkunun olmadığı bir ilişki yaşıyorum, müthiş özgür. Gözümü kapatıyorum ve nerde olduğunu biliyorum, diyorum ki umarım eğleniyordur. Biz Türkiye’de çok şey yaşıyoruz ‘nerede bu şimdi’ gibi… Ne özel hayatıma, ne oyunculuğuma hiçbir şeyime karışmıyor. Hep aşk hayatımda birşeyler yazılıyor ama benim son 5-6 sevgilim hep Amerikalıydı. Sanki Amerikan kasabasında sıradan bir kız gibi yaşıyorum aşk hayatımı. Hiç ama hiç bir Türk’ten çocuk yapmayı düşünmüyorum. Bütün yakın arkadaşlarım Türk erkeği ama kalbimi kıran ırka bir daha dönesim yok. Alkol, kadın, zenginlik, ukalalık…

BENİM AŞKTAN ANLADIĞIM, TAKIM ARKADAŞLIĞI

Bana bunun olmadığı bir Türk erkeği gösterebilir misin? Bu ülkeden kapış kapış kadın alınır ama erkek alınmaz yani. Bakma Türk erkeği de beni istemez, aman bu deli der… Benim aşktan anladığım takım arkadaşlığı. Yeri gelir tartışırsın ama takım arkadaşısın ya, çözersin sürdürmezsin. Bu hayatın ona erkek olmakla ilgili yüklediği yüklerden arındırabilen tek yol arkadaşı olmak isterim. Benim erkeğim önümde yerlerde dövüne dövüne ağlayabilmeli. Hiçbir zaman güzel olmak zorunda değil. Burnunu rahatça karıştırabilmeli, gaz çıkarabilmeli, benim çocuğum gibi davranabilmeli, her şey yapabilmeli” diyor. Sonra devam ediyor yine kaldığı yerden “...o yüzden çok kolay aldatılabilirim ben. Galiba benim hayatımdaki erkeklere kahramanmış gibi bakmam gerektiğini düşünüyorlar. Kimse beni hayatımı kurtarmadı ki, sadece günümü kurtardılar, niye kahraman olarak bakayım. ” Gün neredeyse bir diğer günle kucaklaşmak üzere...


Arıza kadındır diyenlere inat, dolu dolu, keyifli bir röportaj gerçekleştiriyoruz Gonca Vuslateri ile. Kimi zaman kahkahayla kimi zaman hüzünle… Evet arıza, evet biraz deli kız, evet yeteneği fazla ve tüm bunlar onda derin sancılara neden oluyor. Umuyorum ki, 50’sinde de estetiğe ihtiyaç duymayacak kadar güzel bir kadın olacak, içindeki Shirley Mclane’i ortaya çıkaracak, tasavvufun derinliklerinde bir olmayı çok daha yaşayarak öğreneceksin. Sevdim seni ‘deli kız’… Arızalarınla, 28’indeki ergenliğinle, Vasfiye Teyze’nle, ölmek istediğin Gonca yüreğinle. Bir gün bir yerde yolumuzun tekrar kesişmesi dileğiyle… Huzurla kal…

 

Paylaşmak ister misin?

Deli.cio.us    Digg    reddit    Facebook    StumbleUpon    Newsvine
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Mutfak

Bayram mönüsü için önerilerim

News image

Çocukluğumun bayramlarında beni en çok heyecanlandıran kısım yemekten ya da kahvaltıdan sonra ikram edilen ç... DEVAMI

Komposto mu, hoşaf mı?

News image

Yaz sıcaklarında artık vazgeçilmezimiz soğuk içecekler. Ben bu ay sizi Ramazan dolayısıyla da nostaljik bir y... DEVAMI

Düğün-davet mevsimi

News image

Hiç şüphesiz düğündavet hazırlıkları titizlik gerektirir. Her şeyi ince eleyip sık dokumak gerekir. Peki, ... DEVAMI

En iyi kek tarifi hangisi?

News image

Mükemmel kek tarifine ulaşmak için bugüne dek pek çok farklı reçete hazırladım. Ortası delik olandan, dolgulusun... DEVAMI

Dondurma dünyasında 'in'ler 'out'lar...

News image

 İtalyanların dondurma konusundaki uzmanlığı, dünyadaki en yeni dondurma trendleri ve bizim geleneksel Ma... DEVAMI

Sevgililer günü mönüsü

News image

SEVGİLİLER GÜNÜ MÖNÜSÜ Kalbe giden yol mideden geçer derler… Başbaşa geçireceğiniz 14 Şubat akşamı, size sunduğum... DEVAMI

Kültür - Sanat

Ece Seçkin bu ayki röportajımızın konuğu...

News image

Lakabı Roket Müzik dünyasının başarılı ve genç isimlerinden Ece Seçkin, kendisini ve yeni çalışmalarını bu ayki r... DEVAMI

Keman virtüözü Canan Anderson

News image

Sihirli parmakların sahibi Canan Anderson, bu ayki röportajımızın konuğu. 3 Haziran’da Mardan Palace’de, 8 Hazira... DEVAMI

Konser, etkinlik, röportaj, sinema...

News image

Konser David Garrett, ilk kez Türkiye’de Dans ‘Beyazgül-White Rose’ İstanbul’da... Sinema Sema Şimşek, ‘Tehl... DEVAMI

Konser, etkinlik, röportaj, sinema...

News image

MÜZİKAL Dünyaca ünlü Broadway yapıtı ‘Operadaki Hayalet’ bu ay İstanbul’da... SERGİ Yaratıcı deha Mimar Sinan, Tophane-i ... DEVAMI

Konser, etkinlik, röportaj, sinema...

News image

KONSER :Efsane şarkıcı Julio Iglesias, İstanbul’da... ETKİNLİK :Ünlü oyuncu Hugh Jackman, Broadway şo... DEVAMI

Derya Beşerler en son ne yaptı?

News image

DERYA BEŞERLER EN SON NE YAPTI? BKM Mutfak’ta her Salı ‘No Name’ adlı oyunla sahne alan Derya Beşerler, son zamanlard... DEVAMI

Astroloji

Astrolog Sema Kılıç yazıyor...

News image

Astroloji Haziranın aynın burçlar üzerindeki etkisi Halen retro (geri harekette) olan Merkür 11 Haziran’da düz pozisyona ... DEVAMI

Astrolog Sema Kılıç yazıyor...

News image

Astroloji Mayıs ayının burçlar üzerindeki etkisi(Yükselen burcunuzu önce okumalısınız) 4 Mayıs’ta Akrep’te Dolunay, 18 ... DEVAMI

Astrolog Sema Kılıç yazıyor...

News image

ASTROLOJİ NİSAN AYININ BURÇLAR ÜZERİNDEKİ ETKİSİ(Yükselen burcunuzu önce okumalısınız) 4 Nisan’da Terazi burcunda bir A... DEVAMI

Astrolog Sema Kılıç yazıyor...

News image

ASTROLOJİ MART AYININ BURÇLAR ÜZERİNDEKİ ETKİSİ(Yükselen burcunuzu önce okumalısınız) 20 Mart’ta Balık burcunun son der... DEVAMI

Astrolog Sema Kılıç yazıyor...

News image

ŞUBAT AYININ BURÇLAR ÜZERİNDEKİ ETKİSİ (Yükselen burcunuzu önce okumalısınız) Koç ( 21 Mart-19 Nisan ) Koç’lar, 20’sine k... DEVAMI

Gezi

Masal diyarı Kapadokya

News image

Masal diyarı Kapadokya Sadece tarihi açısından değil aynı zamanda ruhani dünya sahnesiyle de yüzyıllardır varlığını koruy... DEVAMI

Hızlandırılmış Madrid turu

News image

Voleybolcu Naz Aydemİr Akyol'dan Hızlandırılmış Madrid turu Biz sporcular kamplar, maçlar, turnuvalar vs. yüzünden çok f... DEVAMI

Sanatın merkezi bir şehir, Londra...

News image

OYUNCU ASUMAN DABAK YAZDI SANATIN MERKEZİ BİR ŞEHİR, LONDRA... Bu şehrin mevsimi yok. Ne zaman giderseniz gidin, Londra sokaklar... DEVAMI

Başak Sayan yazdı...

News image

CENNET BURASI Eğer bir gün bana cennetin nerede olduğu sorulursa, hiç düşünmeden Saint Lucia Adası derim. Doğu Karayip Denizi... DEVAMI